Comments Off

Bunları yazmaya başladığımda Taksim Gezi Parkı olaylarının 15. günüydü. Sabah molotof kokteylli açılışın öğleden sonra geç brunch’a akşam da 5 çayına dönüşmesi kaçınılmazdı. Orada değildim ama yaşananlar malum. Hükümet bunun işaretini 74 avukatı göz altına alarak zaten vermişti. Ama sanırım insanları ters köşeye yatıran vali oldu, twitter’dan “ben sizin babanızım” mesajları veren vali, aynı zamanda Taksim’e operasyon emrini de vermişti. Ben bu ve benzeri olayları bekliyordum, zira her aklı başında insan, mevcut söylemlerini gittikçe sertleştiren, tek adam kontrolünde olan birilerinden aksini beklemezdi. Evet, tıpkı çiçek gençliğin saçına çiçek takarak San Fransisco’ya yürümesi gibi çok romantik bir yanı da vardı Gezi Parkı olaylarının, gerçi insanlar saçlarına çiçek yerine baret, yüzlerine ev yapımı gaz maskeleri takıyordu ama olsun, devrim ilk defa şerefli yenilgilerden tekrar en güzel yüz metrelere koşuyordu.

Ama dünyanın en önemli meydanlarından birinin bir gün yerini yine meraklı turistlere, dilencilere, aşıklara ve belki de dindar olmayan tinercilere bırakacağı aşikardı. Belki olaylar yatıştığında en fazla saçları biber gazında uçuşan kadın heykeli yapılırdı -onu da tıpkı Oğuz Aral’ın heykeli gibi bir gün parça parça edilmiş bulurduk, o kadar. Ama ne kadar orantısız zeka da barındırsa, ne kadar cumhuriyet düşmanını deşifre de etse, dünyanın görüp göreceği en özgürlükçü, en enteresan ve hatta en futuristik bu hareketinin bir sonu mutlaka olacaktı. Hemen hayır demeyin -hatta “gelin itiraf edelim”, biri çıkıp tam da şu an meydana gelse ve “Arkadaşlar siz haklısınız, bizim canımızı  albızlar alsın, ne ettiysek kibirimizden ettik, şimdi tüm isteklerinizi yerine getiriyoruz, burayı park olarak bırakacağız, hatta daha çok ağaç dikeceğiz, biber gazını da yasakladık, ne kadar sorumlu varsa Dazkırı’ya sürdük, ahan da buraya yazıyorum, bin dünyanın önünde sözüm sözdür ” dese ve biz de doğru söylediğine gerçekten inansak -ki şu saatten sonra montumuzu yere vurarak 18 kere “Yemedik, Yemedik!” diye bağırsak yeridir, çadırlarınızı, kütüphanenizi, barikatlarınızı bırakıp gider miydiniz? Belki bazılarınız nasıl koduk ama edası ile alkışlar, bağırır, devrim marşları söyler, bazılarınız çikolatalı püskevitli twitler atar, zaferi pekiştirmeye çalışırdınız ama bilirdiniz ki içinizde bir yerde yanan o alev henüz kıvamına gelmemişken, daha harlamadan söndürülmüş gibi olurdunuz.

Peki şimdi kimse bize sözler vermemişken, üstelik işler iyiden iyiye karışırken, ülkenin her yerinde göstericiler dayağı yedikten sonra “Acımadı ki! Acımadı ki? diye ağlayan,” fakir ama gururlu sokak çocukları gibi her seferinde geri dönerken, ne olacak? Uykusuz, bilenmiş, beyni yıkanmış ya da eve götüreceği ekmekle vicdanı arasında kalmış, üniformasını çıkardığında seve seve tek kale maç yapacağınız polis, yeni bir hücum emri aldığında ne olacak? Ben size söyleyeyim, kaos. Evrenin başlangıcında olsaydık belki kaostan yeni bir evren doğabilirdi ama c’mon, evren çoktan oluştu ve Justin Bieber bile var adamım. Eh tahmin edersiniz ki Justin “bir Hi bile demeyen” Bieber’den ve kaostan faydalanmayı çok iyi bilen birileri var göstericilerin karşısında. Tamamen sağduyuları ile her fraksiyondan meydana çıkmış insanların – tıpkı açık futbol oynayan ev sahibi takımın karşısına 1-9-1 sistemi ile çıkan ve gelen topu karşıya atan sonunda da oyunun kontrolünü ele alan teknik direktör karşısında olduğu gibi,  seslerinin azalarak yok olacağı kesin. E finali de, saatçi tornavidası ile müdahale edilmesi gereken yere, elindeki tek enstrümanı doğası gereği kasatura olan askere ”biz bu boku beceremedik, yetiş diyerek” bırakırsan, artık o kaos çorbasına ekmek doğramaya başlayabilirsiniz.

 

Peki rekürsif bir şekilde artan kaos ortamına ve çözümsüzlüğe karşı ne yapılabilir? Cevap basit : Nasıl başladıysa aynı şekilde bitirerek, Sosyal Medya yoluyla. Arkadaşım zaten SM yoğun bir şekilde kullanılıyor, sen kafaya kapsül mü yedin diyebilirsiniz, ama bu defa durum farklı. Sosyal Medya nasıl Gezi Parkı olaylarında insanları park civarında örgütlemek, bilgilendirmek ve yine ülke çapında kendiliğinden bir sağduyu oluşturmak için sezgisel bir şekilde kullanıldıysa bu sefer daha amaca yönelik bir şey için kullanılabilir : “Bağımsız Milletvekilleri” seçmek için.

 

Gezi Parkı olayları ile ortaya çıkan hareket, yıllarca incelenecek ve hakkında makaleler yazılabilecek bir durum.  Öyle bir hareket ki bu,  Higgs Bozonu’nun isviçreli bilim adamlarının karşılarında aniden nanosaniye seviyesinde görünmesi gibi hızlı ve beklenmedik, gerçek olamayacak kadar da güzel bir şekilde ortaya çıktı. Ne muhalefet, ne de hükümet bu duruma anlam veremediler, karşılarında muhatap bulamadılar, çünkü yoktu. Aslında muhatap vardı, ama meydandaki her bir kişiydi o muhatap. Alışmadıkları dilden konuşan, esprileri ile adam döven, itin rektumuna sokup çıkaran afacan, kayıp 90 kuşağı, “Kahrolsun bağzı şeyler!” sloganları ile İstiklal Caddesi’nde yürüyordu. Anlaşılmıştı ki kuşak kayıp değildi, kimsenin bakmadığı bir araya sıkışmıştı. Ve ilk defa bu bu kuşaktan çoktan ümidini yitirmiş halk,bu kuşaktan aldığı ayarın etkisi ile  herhangi bir grubun gazına gelmeden yapılan haksızlıklara karşı omuz omuza direniyordu. Bu duruma herhangi bir egemen gücün geçersiz bir işlem yürütüp kendisini kapatması ise kaçınılmazdı.

 

Girişi ve gelişmeyi halletikten sonra sonuca gelelim. Yapılacak iş basit. Artık meydanlarda yer almaktan, tencere tava şıngırdatmaktan (vuvuzelaya hiç girmiyorum dikkat edersen) başka yapacak şeyler var, o da SM üzerinde örgütlenerek bu harekete katılan renklerin temsilcilerini  seçerek meclise bağımsız milletvekilleri sokmak. Kimse şu an parti mi, tüzük mü, lider mi, sonrasını düşünmesin. Çünkü bu hareket herhangi tek başlı bir liderliğin altında birleşecek bir oluşum değil. Bunu meydanlarda partililer olmasına rağmen,  bu harekete herhangi bir partinin sahip çıkmasına izin verilmemesinden anladık. Üstelik bir çok renk var, Çarşı, Taksim Dayanışma, Doktorlar, Üniversite Öğrencileri, Devrimci Müslümanlar, Başörtülüler, Eşcinseller, Devrimciler, aklınıza kim gelirse. Her grup kendi içerisinde, gerekirse yine SM olanaklarını kullanarak adaylarını belirlesin, bu adayların belirlenmesi yine demokratik ve şeffaf kanallardan yapılsın. İzmir’de Gündoğdu temsilcisi, Ankarada Kızılay temsilcisi vb. olmak üzere yurt çapında protestolara katılan adaylar belirlensin. Bu işin zor olacağını sanmıyorum çünkü olaylar sırasında duruşuyla, halka veya gruba önderliği ile doğal liderlerin zaten ortaya çıktığını düşünüyorum. Bu adaylar yurt çapında belirlendikten sonra seçimlere kadar SM kullanılarak yol haritası netleştirilebilir. Size en yakın adaya oy verirsiniz. Burada mesele, Gezi Parkı’ndaki çeşitliliği, anlayışı, hoşgörüyü aynen meclise taşımak. Ha orada yeterli sayı bulunur mu, grup oluşturulabilir mi, yeni bir parti çatısında birleşilebilir mi, orası için zaman var. Ama Gezi Parkı ruhunun meclise girmesi, Neo’nun içine giren Agent Smith gibi bütün matriksi değiştirecek ve köhnemiş, birilerinin güdümünde olduğu izlenimini veren ve sokaktaki sıradan vatandaşın bile (sıradan derken SM’den bi haber) “hakkaten lan?” diyeceği bir etki yaratacaktır. Kesin kapsül gelmiş senin kafaya demeyin, kısacık bir an düşünün: Bu efsanevi hareketi sizce Twitter veya Facebook mu başlattı, yoksa haksızlıklara dayanamayan “eeeeh eytere beaa” diye önce klavyeye sonra Talcid solüsyonuna sarılan sizler mi? Aynı ruhu, aynı yaratıcılığı ve birlikteliği bu mucizeyi başarmış milyonlar başaramaz mı? Üstelik hiç tencere, tava ve vuvuzela kullanmadan? (tekrar rica ediyorum bak!)

 

Bir çoğunuz bu fikri zaten çeşitli platformlarda dile getirmiş olabilir, ve halen tartışıyor bile olabilirsiniz. Buraya kadar okuduk bu muydu yani diyebilirsiniz. Ben kimim ki, böyle orjinal bir harekete akıl vereyim? Sadece bir çok insanın da aklına gelmiş olabileceği bir ihtimali dile getirdim. Şiddete karşı, şiddetle değil, orantısız zeka ile mücade edilmesi gerektiğini  ve bu hareketin bir takım güçlerin elinde dejenere olmasının önlenmesinin tek yolunun  bu olduğunu düşünüyorum. Ben, muhtemelen daha önce başkalarının da ortaya atmış ve tartışmış olduğu bir fikri ortaya atıyorum. Sonuçta SM öyle bir ortam ki, bir fikir desteklenirse bir çığ etkisi yaratabilir, dünyayı değiştirebilir. Eğer desteklenmezse atılmış milyarlarca gereksiz tweet gibi, abuk sabuk karakterlerden oluşan bir alan adına sahip binlerce içerik sunucusunun birindeki hard disk üzerinde, küçük bir çizikten başka bir şey olmayacaktır.

 

Hadi bakalım, şimdilik seçimlere kadar, Everyday we are chappulin’…